Ulaştırma sektörü kapitalizmin dolaşım sistemini, havayolu taşımacılığı ise ana damarlarını oluşturuyor. Bu damarlar tıkandığında sermayenin çanına ot tıkanmış oluyor. O nedenle havacılık, artık sistemin gözbebeği. Yüksek ücretlere katlanılması da pilot ve kabin görevlilerinin kara kaşları, gözlerinden değil, patronların “pek kıymetli kendileri”ni de bu işçilere emanet etmelerindendir. Bu yüksek personel giderlerini azaltmaya kalkıp daha çok uçuşu daha az işçiyle yapmaya çalışınca da, uçuş emniyeti aksamaya ve riskler artmaya başlıyor. Böyle bir çalışma ortamında, sendikal örgütlülük, hele de grev hakkı gibi “lüksler” de istenmiyor!
Sendikalar
Kapitalizm sendikalara işçilerin tepkilerini sönümleyecek bir aygıt olarak ihtiyaç duyuyor. Görüntüyü tamamlayacak bir “sendika” olmalı! Yani hem emekten yana görünecek, hatta grevden (sadece) söz edecek ve işçilerin isyanını engelleyecek bir sendika olmalı! Ama işte o kadar.
Tekel işçilerinin Ankara ’daki ünlü direnişi Türk-İş ve Tek Gıda-İş tarafından tam da bu işlevle devlete teslim edildi. İşçiler çadırlar sökülüp evlerine döndüklerinde gerçeği fark ederek, sözünde durmayan sendikacıların yakasına yapışmak için geri dönseler ve 1 Mayıs Meydanı’nda Türk-İş Başkanını kürsüden yaka paça aşağı indirseler de, artık 4C yürürlüğe girmişti.
Bu kez grev yasağı
Tekel direnişinden iki yıl sonra iktidarın hedefinde bir bütün olarak grev hakkı var. Havacılıkta grevi yasaklayan bir yasa hızla meclisten geçti! Memurlar 23 Mayıs’ta bir günlük grev yaparken, havacılık işçileri de bu yasağı protesto ediyordu. Bu protestoda Hava-İş Başkanı, Tek Gıda-İş Başkanını “Tekel Direnişi’nin mimarı Mustafa Türkel!” diye tanıtınca, Atilay Ayçin’in Tekel işçilerini değil “meslektaşını” örnek aldığı anlaşılmıştı!
Yasa meclis komisyonunda görüşülürken, o zamana kadar hiçbir hazırlık yapmayan Hava-İş, doğrudan uçuşları durdurarak adeta bir intihar saldırısına girişti. Ancak ateşe atılan sadece işçilerdi! Sendikal bürokrasi “işçileri öne sürüyor ve aradan sıyrılıyordu”! Gece yarısı gelen “acil” mesajlarda sendika kendi yaptığı çağrıya bile sahip çıkmıyor, “İşçiler kendi inisiyatifleriyle işe gitmeyeceklerini açıklamışlardır!” deniyordu. Bu kaypak ifadeler anlaşılıncaya kadar THY’nin en dertli kesimi kabin memurlarının tepkileri uçuşları kilitledi. THY yönetimi karşı saldırıya geçtiğinde işçilere kesilen fatura ağırdı.
Ne yapılabilirdi?
Hukuka, anayasaya ve insan haklarına aykırılığı çok açık olan bu yasaya karşı diğer iş kolları ve sendikalarla birleşerek, uzun soluklu bir mücadele mümkündü. Sendikal bürokrasinin bu emek isteyen zoru değil kolayı seçerek, THY yönetimine sunduğu fırsatı Hamdi Topçu “iyi değerlendirdi”! Ücretleri abartılı bir şekilde açıklanarak hedef gösterilen işçiler “ekmek teknelerine ihanetle!” suçlandılar.
305 işçinin tazminatsız olarak işten atılmasını göze aldığınızda yapamayacağınız “eylem” yoktur. Sendikacılar bu yolla kamuoyundan alkış alsa da buna “sendikal mücadele” denmez. Bunun yerine şimdi giderek artan etkili bir karşı duruş örgütlenebilirdi. Havacılıkta grev yasaklansa dahi işçilerin olanakları sınırsızdır. Yeter ki bunu organize edecek güvenilir bir sendikal önderlik ve akıl olsun.
Örneğin Macar pilotları toplu görüşmeler çıkmaza girdiği günlerde, pist içinde gazları açtıktan sonra “küçük arızalar görerek” kalkıştan vazgeçtiler. Uçakların kontrollerini yaptırdıktan sonra, 30 dakika kadar gecikmelerle kalkış yaptılar. Bu uygulamanın ikinci gününde işveren tarafından bütün istekleri kabul edilmiş ve “yavaşlatma” eylemi sona ermişti.
Şimdi Hava-İş Sendikası ne yazık ki işten çıkarılanların çok azının katıldığı bir “direniş” sürdürüyor. Dışarıdan davetle gelen gruplar ve arabalarla havaalanında trafik kilitlense de “üretimden gelen güç” ortalarda görülmüyor! İş yerlerinde yılgınlık, korku ve güvensizlik egemen.
Mücadele öğreticidir
Bu sürecin tek kazanımı işçilerin çok şey öğrenmeleri oldu. Bir grup işçi sendika yönetimine artık güvenmediklerini açıklayarak “29 Mayıs Birliği” adı altında bir onur savaşı başlattılar. Ya boş gününde, ya hastalık nedeniyle raporlu ya da o gün zaten uçtuğu halde haksız yere işten atılmıştı. Ortada yasa dışı bir “grev” veya suç zaten yoktu. Sendika avukatının işe iade tazminatlarından yüzde 10 pay istemesine karşın, davalarını ücretsiz takip edecek avukatlar buldular. Çalışma Bakanı’na salt kendileri için değil 305 işçinin tamamı için teklifler götürdüler, siyasi partilerle görüştüler. Şimdi sürece doğrudan müdahale ederek haklarını kendileri savunmaya çalışıyorlar. Sendikanın gerçek sahipleri olarak artık şarkı dinlemeyip şarkı söylüyorlar. Yüreği emekten yana olan herkese umut olacak, bu pırıl pırıl, güzel insanlar geniş bir desteği hak ediyorlar. (www.29mayisbirligi.com)
Sendikacıda patron dili!
İşçilerin susmayıp sürece katılması, sendikacıları çok rahatsız ediyor. Sık sık çıktıkları Ulusal Kanal’da söylenenler THY yöneticilerini geçmiş durumda. Ayçin’in canlı yayında işten atılan üyelerinin “astronomik paralar” isteyip alamadıkları için bunu yaptıklarını söylemesi, sendikal bürokrasinin geldiği son noktayı açıklayan çarpıcı bir örnek! Şimdi Hava-İş kendileriyle birlikte hareket eden işçilere 1.500 lira ve mahkeme masrafları konusunda da “bir şeyler yapabileceklerini!” vaat ederek “direnişe” çağırıyor!
En kötü sendika sendikasızlıktan iyi mi?
THY işçileri sendika yöneticilerine ateş püskürürken, bu küçük iktidarlar ve AKP karşıtlığı üzerinden işçilerle bağ kurduğunu, “sınıf mücadelesi” verdiğini sanan “sol” sendikal bürokrasiyi alkışlıyor! CHP de yıllarca Bayram Meral, Süleyman Çelebi gibi konfederasyon başkanlarını milletvekili yaparak işçilere ulaştığını sandı. Bir sonraki seçimde Atilay Ayçin’i CHP listesinde vekil (kuşkusuz bu kafayla yine muhalefet sıralarında) görürsem şaşırmam!
Bu ülkede “En kötü sendika sendikasızlıktan iyidir!” diye diye işçiler hep “kötü sendikalara” mahkum edildiler. Artık işçilerin çoktan gördüğü bu gerçeği sol adına, emek adına siyaset yaptığını iddia edenlerin de görme zamanıdır.