Malezya Havayolları'na ait MH370 sefer sayılı yolcu uçağının Hint Okyanusu'na düştüğü pazartesi günü Malezyalı yetkililer tarafından açıklanmıştı. Uzmanlar, uçağın başkent Kuala Lumpur'dan havalandıktan yaklaşık 7,5 ila 8,5 arasında düştüğünü tahmin ediyor. Ancak düşmeden önce uçakta tam olarak neler yaşandığı ve uçağın düşmesine neyin yol açtığı hala belirsiz. Daha ayrıntılı bilgi elde edilmesi için enkaz arama çalışmaları sürüyor.


Atlantik'te düşen Air France uçağının enkazı Abyss tipi otonom sualtı arama robotları yardımıyla tespit edilmişti. Bu otonom sualtı araçlarından (AUV) dünyada sadece 3 adet bulunuyor. Bunlardan ikisi ABD'nin Boston kentinde bulunan Woods Hole Oşinografi Enstitüsü'ne ait. Üçüncüsü ise Almanya'nın Kiel kentine bulunan GEOMAR Helmholtz Okyanus Araştırmaları Merkezi'ne... Dünyada şu anda bu araçlar dışında deniz seviyesinden 6 bin metre kadar derinliğe inip deniz tabanının birebir haritasını çıkarabilen başka bir araç bulunmuyor. Bu otonom sualtı robotları yaklaşık olarak ayakkabı kutusu büyüklüğündeki objeleri bile tespit edebiliyor.


GEOMAR Merkezi'nin müdürü Peter Herzig, henüz kendilerine MH370 sefer sayılı Malezya uçağını aramaları için bir talep gelmediğini ancak Boston'daki Oşinografi Enstitüsü ile irtibata geçtiklerini belirtiyor. Herzig her iki kuruluşun da arama çalışmalarına yardıma hazır olduğunu kaydediyor.
Air France uçağını bulmuşlardı
İki kuruluş bu teknolojinin enkaz arama çalışmalarına ne denli katkı sağlayabileceğini 1 Haziran 2009'da düşen Air France uçağını arama çalışmalarında ortaya koymuştu. Üç otonom sualtı aracı ile 2010 ve 2011 yıllarının mart ve nisan aylarında yapılan çalışmalarla Atlantik Okyanusu’nun güneyinde deniz tabanının yaklaşık 2 bin kilometrekarelik bir bölümünün haritası çıkarılmıştı. Sualtı arama araçları 4 Nisan 2011'de arama çalışmalarının sürdürüldüğü alanın sınırında deniz seviyesinin yaklaşık 4 bin metre altında uçağın enkazını tespit etmişti.
Ancak Peter Herzig, bu yöntemle başarı sağlanabilmesi için uçağın düştüğü yerin bilinmesi gerektiğini vurguluyor. Herzig, "Yapılan çalışmalar daha güvenilir veriler sunsaydı, arama çalışmalarında daha fazla zaman kazanılırdı. Ancak arama bölgesinin sonuçta bu kadar iyi bir şekilde tespit edilmiş olması oldukça şaşırtıcı bir durum" diyor.
Otonom sualtı araçları yan taramalı sonarlara sahip. Denizaltının gövdesinin sağ ve sol alt bölümüne yer alan bu sensörler, ultrasonik ses dalgaları yayarak deniz tabanın üç boyutlu bir resmini çekiyor. Üç araç aralarındaki bağlantı sayesinde rotalarını birbirlerini tamamlayacak şekilde ayarlıyor. Otonom sualtı araçları 3,5 deniz mili ya da diğer bir deyişle saatte 5 kilometre hızla günde 100 kilometreden fazla yol kat edebiliyor. Araçlar tarama sırasında deniz tabanının 25 ila 50 metre üzerinde seyrediyor.
Günde 30 kilometrekareyi tarayabiliyorlar
Otonom sualtı araçlarının tek seferde tarayabildiği alanın genişliği deniz tabanının yapısına göre yaklaşık 100 metreye kadar ulaşabiliyor. Yani üç araç birlikte çalıştırıldığında 24 saatte yaklaşık 30 kilometrekarenin taranması mümkün. Daha sonra otomatik olarak deniz seviyesine çıkan araçlar, bulundukları noktayı araştırma gemisine bildiriyor. Araştırmacılar da bölgeye gelerek araçların topladıkları verileri aktarıyor ve pillerini değiştiriyor.
Araçların haritalama işlemleri sırasında sadece acil durumlarda gemiden araçlara yönelik kontrol sinyali gönderilebiliyor. Ancak Peter Herzig buna neredeyse hiç ihtiyaç duymadıklarını belirtiyor. Herzig "Bu araç şimdiye kadar birçok kez göreve çıktı. Bu nedenle prensipte ona güvenimiz tam. Ancak her zaman yüzde 100 yüzeye çıkacağından emin olmak elbette ki mümkün değil" şeklinde konuşuyor.
Yan taramalı sonarlar sadece deniz tabanındaki objelerin şekillerini tespit etmekle kalmıyor, söz konusu objelerin kalınlığını da ölçebiliyor. Herzig sonarların taş, tortu birkimi, metal veya plastiği de ayırt edebildiklerini söylüyor.