Çetin Özbey
Çetin Özbey

Hem çalışır, hem de eğlenirdik

Zorunlu olarak Türk Hava Yolları yaşamından bir kesiti misafir etmiştik bu sayfalarda. Cem Kozlu beyin kitabı üzerineydi yazımız. O sıralarda haliyle eski dostlarla bu ve benzeri konular üzerine çok konuştuk. Konuştuklarımız THY hatıralarıydı. Hepsi de güzel anılardı. Bu arada rahmetli Atayar Aygün ağabeyimizi anarken bu hatıraları derlemeyi, bir araya getirmeyi konuştuk. Onun hep yapmak istediği şeydi bu. Tam emekli olunca ve de sağlığımız müsaade ederse bunu yapacağız ve güzel anılarımızı "THY ile Pembe Bulutlar Üzerinde" adını vereceğimiz bir kitapta toplayacağız. Geçenlerde eski bir dost; yazarsanız biz kendimize düşen görevi yaparız, yayınlarız dedi. Sevindik tabii ki. Bunu yapabilmek için THY'nin eski meftunlarının güzel anılarını bana nakletmeleri gerekir. Bunu eski arkadaşlarımıza ayrıca duyuracak ve isteyeceğim. Mailim bu konu için 24 saat emrinizde. Evet, yazımızın başlığı sevgili Şükrü Özoğul ağabeyimiz. Nöbetçi Müdürümüz. Geçenlerde kaybettik. Rahmet ve başsağlığı dileklerimizi yineliyorum. Küçük ve hızlı adımlarla, koşarcasına yürüyen, genelde taranmış görünüm vermeyen sarı saçları ile bazılarımızın " yaramaz çocuk diye isimlendirdiği sevgili Nöbetçi Müdürümüz. Özellikle, uçak trafiğinin yoğun almadığı Pazartesi ve Çarşamba geceleri 23.00/ 07.00 nöbetinde kendisinin görevli olmasını istemezdik. Bilirdik ki eğer o nöbetçi ise, sabah saatlerinde eve gidemeyeceğiz. Zira İstasyon Başmüdürü bizi çağıracak ve Şükrü ağabeyimizin o gece yazdığı raporda değindiği konunun hesabını vereceğiz. Boş nöbetlerde sıkıldıkça yazardı. O yazdıkça da biz terlerdik. O dönemlerde bilgisayar yoktu veya yaygın değildi. Şükrü ağabeyimiz 50 yaşında olduğunu iftiharla söylediği bir siyah bir daktilo kullanırdı. Yaşını görümü ile doğrulayan bir daktiloydu. Yine bir Çarşamba gecesi Şükrü ağabeyimiz döktürmüştü. Yanılmıyorsam operasyonel bir konuydu ve de haklıydı. Sabah ise standart bir şekilde sorguya çekilmiştik. Üstelik cezalandırılacağımız da kesindi. Kızgındık. 23.00/07.00 nöbetinden çıktığımız için 2 gün izinliydik. O gün öğlen saatlerinde eve gidip bir iki saat uyuyup Karaköy'den ( Yüksek kaldırımdan ) Tünele sağa sola baka baka çıkmaya başladım. Oralarda Şükrü beyin ki gibi çok eski ofis malzemelerini tamir eden bir adamın dükkânının bulunduğunu öğrenmiştim. Dükkânı buldum. Ve derdimi anlattım. Adamcağız çok şaşırdı. Zira kendisinden bozuk bir daktilonun tamirini değil, çalışan bir aparatın nasıl çalışmaz ve de tamir edilmez bir hale getirilebilineceğini sormuştum. Tabiî ki Şükrü ağabeyimizin daktilosunun arkasında bulunan madeni plaka üzerinde yazılı olan tüm bilgiler de elimdeydi. Neticeten adamcağız bana benzeri bir daktilo içinden bir parça gösterdi ve adını yazdı. Bir kardeşimiz vardı muhabere Müdürlüğü atölyesinde görev yapardı. Başımız ağrısa ona giderdik. Kendisine gittik ve bu konuda yardım istedik. Ceyhan dostumuzun Charter görevlilerine değişik bir sempatisi vardı. İsteğimizi yapıp, uygun bir zamanda o parçayı daktilodan söktü ve avucuma koydu. Parçayı törenle Yeşilyurt Deniz Kulübünden denize attığımı ve bunu kutladığımı hatırlıyorum. Bu parça bulunamazdı. Kendimi meydan savaşı kazanmış bir kumandan gibi hissediyordum. Charter'a büyük hizmet yapmıştım. Birkaç gün sonra Şükrü ağabeyimizi gördüm."Yediğiniz haltı biliyorum, senin yaptığını da "der gibiydi bakışı. Yaramaz çocuk gibi gülümsüyordu üstelik. Ne hikmettir bilmem Şükrü Bey muhasebede duran elektrikli IBM'i kullanmazdı. Kullanmadı da. Elle de yazmazdı. Yazmadı. Öyle veya böyle raporlama işlemi durmuştu. Üstelik Ceyhan da Yüksek Kaldırımdaki tamircinin söylediklerini teyit etmişti. Aradan ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum. Yine bir gece nöbetinde, Nöbetçi Müdürlüğün odacısı geldi elinde bir zarf vardı. Üzerinde el yazısı ile Çetin Özbey yazıyordu. İçini açınca çarpıldım. Şükrü beyin daktilosu ile yazılmış bir not vardı. Altta da imzası. " Nöbetçi Müdürlüğe girmeniz yasaklanmıştır. Sabah nöbeti terk etmeden beni görün " yazıyordu notta. İnanamıyordum. Şükrü bey parçayı nereden bulmuş ise bulmuş daktiloyu tamir ettirmişti. Sabah gittim mecburen. Tabii ki çekinerek. Oturuyordu masada. Buyur etti. Patlayacağını biliyordum ama, ne zaman ve ne şekilde patlayacağını bilmeden beklemek zordu. Nöbet bitti, devir teslim işlemini yaptı, ben halen oturuyordum ve bir şey de soramıyordum. Daktiloyu getirtti. Tozunu aldı. Üzerine naylon muhafazasını örttü. Bunlara, eski aletlere iyi bakmak lazım dedi. Eğer iyi bakmazsanız o da size hizmet etmez türü bir şey söyledi. Telefonla kendisini götürecek aracın hazır olup olmadığını sordu. Toplandı. Ve bana " Sağol, uykum gelmişti, bana arkadaşlık ettin yalnız bırakmadın, haydi artık evlere gidelim" dedi. Kalktı ve odadan çıktı. Uzun bir süre Şükrü Bey ne yapacak diye bekledim. Hiçbir şey yapmadı. Bir şey yapar diye beklemek ne de zormuş meğer. Herhalde bana uygun gördüğü ceza buydu. Peki daha sonra yazdı mı? Yazdı, hiç yorulmadı. Yine yazdı. Ve bizler de terlemeye devam ettik. Tekrar rahmetler diliyorum. Nur içinde yatsın. Bu iş, bize böyle anlatılmamıştı. 09 Ocak sabahı bakkaldan sigara alırken Posta gazetesinin gazetenin manşet altında aşağıdaki haberi okudum. Başlık; Nilgün Belgün ile kızına cinsel taciz. Haber aynen aşağıdaki gibiydi. Dobra Dobra'ya konuk olan Nilgün Belgün " Yılbaşı gecesi Avusturyalı bir turistin Taksimde yaşadığı taciz olayının aynısı Fransa'nın başkenti Paris'te bu yıl 31 Aralık gecesi kızım Oylum Şahin ile benim başıma da geldi" diye konuştu. Nilgün Belgün sözlerine şöyle devam etti. " yeni yılı karşılamak için kızım ile Paris'in en ünlü caddesi Champs Elysee' ye çıktık. Çok kalabalıktı. Bir grup bizi elleri ile taciz etmeğe başladı. Zoır kurtulup koşarak otele sığındık." dediği belirtiyordu haberde. Çok değil bir,iki hafta öncesine gitti düşüncelerim. Hani aynı gece Taksim Meydanındaki yeni yıl kutlamalarında yabancı misafirlerimize bizimkilerin yaşattığı o korkunç taciz olaylarını düşündüm. Basınımızın günler boyu bizlere tekrar tekrar yaşattığı o iğrenç sahneleri düşündüm. Bu olaylar Yılbaşının ilk 2- 3 günü ilk haberdi televizyonlarımızda. Gazetelerin de büyük bir bölümünden manşet olduğunu anımsıyorum. Haberin bu boyutu bayatlayınca, bir iki gün sonra mütecavizlerden birinin olay sonrası yaşamını izledik. İşinden evinden ve eşinden nasıl olduğunu anlattılar. Daha sonra saldırganlara verilen cezalar yer aldı sözlü ve yazılı basında. Bunda haklılardı haklı olmasına ama, yinede bu haberi verirken o gecenin görüntüleri ile giriş yaptılar konuya. Ancak televizyonlarımız bu haber öncesi Taksimdeki yılbaşı kutlaması görünümlerini tekrarlamayı ihmal etmediler. Neticeten benim anlayamadığım bir habercilik anlayışı ile yazılı ve sözlü basınımız bu olayı unutmamıza bile müsaade etmediler. Haber bayatlayınca bir şekilde tazelediler onu, yeniden pişirip tekrar önümüze koydular. Nilgün Hanım ile ilgili haberi okuyunca aklıma şu takıldı. Fransa'nın en anlı şanlı meydanında, Champs Elysee' de hiç mi gazeteci yoktu? Oysaki bilahare sorduğum insanlar Fransız televizyonlarının da tıpkı bizim yayıncıların yaptığı gibi dünya kentlerindeki sokak kutlamalarına hayli yer verdiğini söylediler. Vermeye vermişlerdi ama kendi ülkelerinde yaşananlara değil. Bizde yaşananları nereden mi almışlardı. Galiba bizim televizyonlardan. Habercilik bu mu bilmiyorum? Eğer buysa; habercilik uğruna kendimizi rezil etmiyor muyuz? Dinlemiştim o günlerde. Alman Televizyonlarının dünyadaki sokak kutlamalarına geniş yer verdiklerini anlatıyorlardı.. Bunların arasında Champs Elysee' de Nilgün hanıma ve kızına yapılanlar yokmuş. Nedense Türkiye'de Taksim meydanında Avustralyalı yabancı misafirimizin yaşadıklarının yer aldığını söylüyorlardı. Fransız televizyonları da bu haberi, 2008'in Taksim meydanındaki coşkulu ( ? ) kutlanışını verdi mi bilemiyorum. Biri çıkıp evet verdiler derse şaşırmam. Habercilik bunlara çanak tutmak mı? Bilmiyorum. Okulda bize bu işi bir başka türlü anlatmışlardı.
YAZARIN DİĞER YAZILARI
Gökyüzü Haberci Android Market'te.

GÖKYÜZÜ HABERCİ E-DERGİ

Gökyüzü Haberci'yi Facebook'ta takip edin
Bumerang - Yazarkafe

FİRMALAR