Çetin Özbey
Çetin Özbey

Neler oluyor bize?

Evet; anlamak mümkün değil. Ne oldu bize, ne oldu böyle?

Televizyonda bir haber programını izleyip ülkede ne olup bittiğini öğrenmek istiyoruz. Önce terör haberleri bizi üzüntüye boğuyor. Kahroluyoruz. Bitsin, sonlansın diye dua ediyoruz. Arkadan bir dizi cinayet haberleri çıkıyor karşımıza. Alacak, verecek vb. Bu da bittikten sonra sistemli olarak eşini öldüren erkek vatandaşları izliyoruz. Namusumu temizledim, dedikodu çıktı savunmasıyla. O da geçiyor, araya girecek siyasi bir haber varsa ne ala. Yoksa bu kez de başlıyoruz cinayet gibi trafik kazalarını izlemeye. Nedenleri aynı. Trafik kaidelerine uymamak, aşırı sürat vb. Uykunuz kaçmadıysa ne ala. Sabah göz açıp kapanıncaya kadar oluyor. Bu kez de eve gelen gazetelere bakıyorsunuz. Gündem değişik değil. Bir kısmı bir gün önce TV akşam haberlerinde görüp dinledikleriniz, gerisi ise gazeteler baskıya girene kadar yaşanılanlar.

Akşam görsel olarak büyük bir moral bozukluğu yaşıyor, sabah ise; bu haberlerin kalan moralimizi iyice törpüleyen yazılı tekrarını okuyoruz.

Gel de, yeni güne iyi başla.

Bir hanım gördüm yolda. Giyimine ve kuşamına bakıp iyi durumda olan bir ailenin kızı veya hali vakti yerinde bir beyefendinin eşi diye düşündüm. Yüzüne baktım. Ne kadar sertti. Hatları gergindi. Ne sıkıntısı var kim bilir diye düşünürken, gözüm yolda diğer yürüyenlere takıldı. Mutlu yüzle, mutsuz insan yüzü nasıl hatasız ayırt edilebilir tam olarak bilemem ama bu denli donuk ve ifadesiz yüzleri görüp onlardan iyi bir duygu hissedebilmek mümkün değil.

İş yerleri; birbirini anlamayan, anlamak istemeyen insanların bir arada bulundukları bir yerleşim gibi. Sanki "personel arama ilanı vermişler ve mevcut kadro ile anlaşması mümkün olmayanları seçip yan yana masalara özellikle oturtmuşlar" gibi. Bankanın ön masaların arkasında oturan şef hanımın, müşterilerin gözü önünde ön masadaki bir görevliye bar bar bağırması bana bunu çağrıştırdı. Öndekinde ise cevap hazırdı tabii ki. " Sen önce kendine bak, sabah sabah beni delirtme." Sorsam, bu banka personeline mutlak müşteri ilişkileri eğitimi de vermiştir. Şef hanımı eğitmeyi unuttular herhalde. İşin tuhafı diğer üç masada oturan görevlilerin hiçbirinin "müşteriye ayıp oluyor, yapmayın" dememesi ve bu ikiliye yalnız bakmalarıydı.

Alış veriş merkezindeki bankadan çıkınca, koridorda temizlikçi personeli haşlayarak parlatan güvenlik görevlisini de görünce dayanamayıp temizlikçi hanıma siz aynı şirketin elemanlarımızınız diye sordum. Ağlamaklı sesle verilen cevap tek kelime. Hayır. Düşündüm insanlar haddini de bilmiyor. Rahmetli babam Müslümanlığın şartının altı olduğunu söyler ve sonuncusunun da çok önemli olduğunu belirtir, o da "haddini bilmek" derdi. Bu aralar haddini bilen insanları mumla arasan, bulmak zor.

Alış veriş merkezinin garajından çıkarken, herhalde kartı makineye ters koydum ki bariyer açılmadı. Bu işle uğraşan, gülümsemeyi unutmuş bir görevli var orada. Geldi ve kartınız nerede diye sordu. Kendisini kartı makineye ters koydum zannediyorum diye cevapladım. Bariyerin mekanizmasını açtı ve hayır burada kart falan yok. Siz kart almamışsınız diyerek, adeta beni haşladı. Kendisine kartı makineye ters koyduğumu zannettiğimi tekrarladım. Ama görevli terslik yapmak istiyordu herhalde. Sözüm ona benim duymayacağım şekilde " üç kuruş ödememek için şu yaptıklarına bak " mealinde mırıldandı. Bu da fazlaydı artık. Tam arabadan iniyordum ki bu sempatik adamın yanına gelen teknisyenin " yahu bizim garaj paralı değil ki, sen ne diyorsun? Dediğini duydum. Adamın yüzüne bakıp gülümsedim. Ben senin yerinde olsam Müdürüme gidip bu gün için izin isterim dedim ama yine çatık kaşları ile boş boş baktı yüzüme. Anlamadı.

Belki yarım saat içinde bu üç olumsuzluğu yaşayınca, yolda öğrencisini azarlar gibi yayalara bağıran ve araçlara sanki küfreder gibi eliyle koluyla geç işareti yapan polisin, kırmızı yanarken geç dediği araca "kör müsün yeşil yanıyor" diye bağırması nedense bana dokunmadı.

Malum köprünün birinin üzerinde şerit değiştirilmez çizgisi var. Arkadan ha babam selektör yapıp, makas atarak sol şeride geçen ve " yürüsene ulan " diye bağıran sürücünün sıkıntısı sürat kısıtlaması olan köprü çıkışındaki OGS' ye önündekinden önce yetişmekti sanki.

Neden bu denli değiştik? Neden birbirimizi hiç sevmiyoruz? Ve neden birbirimizi hiç ama hiç dinlemiyoruz? Sevgiyi unuttuk, saygıyı ise hiç hatırlamıyoruz. Birbirimize bağırıp çağırıyoruz yalnız. Büyük bir hırsla, düşmanmış gibi. Hepimiz Türk değilmişiz gibi.

İnsanların yaşam şartları gelişti ama galiba bizler insanlığı unuttuk.

 

 

YAZARIN DİĞER YAZILARI
Gökyüzü Haberci Android Market'te.

GÖKYÜZÜ HABERCİ E-DERGİ

Gökyüzü Haberci'yi Facebook'ta takip edin
Bumerang - Yazarkafe

FİRMALAR